Değerin Terazisi: Zaman, Mekân ve İnsan
Hayatta her şeyin bir bedeli vardır; ama her bedel bir değeri anlatmaz. Bir bardak su, çölde paha biçilmezdir; şehirde sıradan bir ikram. Affetmek de böyledir: bazen küçük bir nezaket, bazen büyük bir erdem… İnsanın dünyaya kattığı değer, sadece yaptığında değil, onu nasıl tarttığında da saklıdır.
Hayatta tüm iyi ahlaklar, insanın dünyaya kattığı değerlerdir.
Ancak unutulmamalıdır ki, yaşamın bütün değerleri ahlaki değildir. İnsan bazen göz kamaştıran bir şeye değer biçer, bazense gözünün önündeki küçük bir şeyin kıymetini göremez.
Değer, birinin gönülden sevdiği, içtenlikle takdir ettiği ve uğruna bir şeylerden vazgeçmeye razı olduğu şeydir.
Kimi zaman sırf kalpte doğar, yalnızca sahibine ait olur; kimi zaman toplumsal bir faydaya dönüşür, nice kişinin hayatına dokunur.
Affetmek bunun en berrak örneklerinden biridir. Kendisine haksızlık eden birini affeden kişi, yalnızca bir yükten kurtulmaz; kalbinin derinliklerinde saklı bir inceliğin kapısını aralar. Affedilen kişi ise bu cömertliğin sıcaklığını hisseder, ona hayran olur. Gün gelir, bu kişi de başka bir haksızlığa uğradığında, affetmeye meyleder.
Videodaki her bakış, her tereddüt, bir kalbin kendini tartışıdır. Kendi taşıdığı yükü hafifletmeden önce, kendi yükünü de tartar insan. Affeden kişi bir yükten kurtulmaz sadece; aynı zamanda bir dünyayı hafifletir.
İşte böyle, erdem bir kişiden diğerine geçer; nezaket, toplumun iliklerine kadar işlenir. Nitekim Rabbimiz, “Kötülüğü en güzel olan ile sav. O zaman seninle arasında düşmanlık olan sanki candan bir dost olur.” (Fussilet, 34) buyurur.
Su ve Zamanın Terazisi
“Ey Müslümanların önderi! Çok susamış olsaydın, ve uzun uğraşlara rağmen suya ulaşamayınca bu bardak sana bir defalığına sunulsaydı… Ne kadar vermeye razı olurdun?”
Halife tebessüm ederek: “Malımın yarısını verirdim.” der.
Su böyledir: Kıtlıkta paha biçilmez, bollukta sıradan bir ikram…
Değer, bulunduğu zaman ve mekânın ikliminde büyür ya da küçülür. Suyun çorak bir arazide bir kap olarak paylaşılması ile herkesin suya erişebildiği cami avlusunda paylaşılması aynı değildir.
Bunun gibi, affın büyüklüğü de şartlara göre değişebilir:
- Bir çocuğunu öldüreni affetmek — çok büyük bedel, derin erdem.
- Kalabalık içinde ayağına basan birini affetmek — küçük bedel, gündelik nezaket.
Aylık beş bin tl gelirinden annesine bin tl veren kişi ile, otuz bin tl gelirinden aynı miktarı veren kişi samimiyette benzese de, fedakârlıkta farklıdır.
İnsan, değer biçerken bazen kendi iradesi dışında bile teraziyi eğebilir.
Değer dediğimiz şeyin ölçüleri vardır; standartları ve sınırlamaları…
Bazı ölçüler eylemlerde, bazıları zevklerde, bazıları ilişkilerde ortaya çıkar.
- Kimi için kumar çirkin bir illetti,
- Kimi için masum bir eğlence,
- Kimi için yüksek tavanlı bir cami huzuru,
- Kimi için alçak tavanlı bir oda samimiyeti…
Algının Mimarisinde Değer
Değerler, yalnızca davranışlarda değil, çevremizi algılama biçimimizde de kendini gösterir. Çünkü insan, dış dünyayı da kendi iç terazisiyle tartar. Bu yüzden algı, hem değer biçmenin hem de onu dönüştürmenin görünmez eli gibidir. Mekân da bu algının en somut hâlidir; içinde yaşayanın ruhuna göre anlam kazanır.
Evimizdeki üç metrelik yükseklik ile kubbesi elli metreyi aşan bir camide bulunmak aynı ruh halini vermez. Ölçek, mimaride yalnızca boyut değil; insanın bakışını, ufkunu genişleten bir unsur…
Düşünürsek, Mimar Sinan’ın Erciyes Dağı’ndan getirdiği taşları İstanbul’a dikmesi sadece mühendislik değil, aynı zamanda ruhun mimarisidir. Taşlar onun elinden kelimeler gibi dizilir; her biri bir cümle, her biri bir dua taşır.
İnsanoğlu önce kendine birkaç kişinin sığınacağı bir mekân yaptı. Sonra aile apartmanları derken göğü delen gökdelenlerden konutlara doğru devam etti… Yükseldikçe ölçek değişti, ama huzur her zaman aynı ölçüde çoğalmadı.
Bakış açısı dediğimiz kavram, mekânla doğrudan ilişkilidir. Kendi boyunuza yakın binaların olduğu bir sokakta yürümekle çatısını göremediğiniz binaların arasında yürümek, zihnin kapılarını farklı açar. Mekânın ölçeği bizi bazen dar bir odanın dinginliğine davet eder, bazen gökyüzüne baktırır.
Tüm bunlardan sonra, belki asıl soruyu kendimize sormalıyız:
Biz değerleri mi ölçeğe sığdırıyoruz, yoksa ölçekler mi bize değer biçiyor?
Bir iyiliğin kıymetini belirlerken, onun bedeline mi, samimiyetine mi bakıyoruz?
Ve biliyor muyuz ki, gerçek değer ancak Allah katında tam olarak bilinir…
