Bir baba ve oğlu ormanda yürürler. Baba, elinde telefonuyla her şeyin kontrol altında olduğuna inanır. Ne de olsa harita orada, konum orada, dünya avuçlarının içinde. Ama beklenmedik bir şey olur. Telefonun şarjı biter. Harita, konum, dünya elinden kayıp gidiyor nedense.

Küçük oğlan gözlerini babasına çevirir ve sorar: ”Baba, şimdi ne yapacağız?” Baba bir an durur, düşünür, sonra sakin bir sesle cevap verir: “Dümdüz gideceğiz, oğlum. Yolu bulana değin birlikte yürüyeceğiz”.
Ormanda kaybolmak, hayatın içinde kaybolmaya benzer. Çoğu zaman çocuklarımızın ellerine bir telefon, bir tablet veririz ve onların dünyayı tanıyacaklarını, öğreneceklerini düşünürüz. Ama farkına varmadan, o küçük ellerin bize uzanmayı unuttuğunu, o küçük gözlerin bizimle bakmayı bırakıp ekrana kilitlendiğini fark ederiz. Ve en kötüsü, biz de onların dünyasına bakmayı unuturuz. Yolumuzu kaybederiz.
Yol, bir yön meselesidir. Ama yolculuk, bir birliktelik meselesidir. Çocuklarımızla yol arkadaşlığı yapabilmek için önce merak etmeliyiz. Onları tanımak, anlamak, yolarını birlikte yürümek için çaba göstermeliyiz. Merak etmek, birlikte keşfetmek, göz göze gelmek, elleri buluşturmak...
Bazen durup şu soruyu sormalıyız kendimize:
- Evladımı gerçekten nasıl görüyorum? (Yargılamadan)
- Onun yolunu ekranlardan izleyebiliyor muyum?
Yol önemli, varacağınız yer de. Ama asıl mesele, kiminle birlikte yürüdüğümüzdür.
Çocuklarımızı kaybetmeden, önce kendi yolumuzu bulmak zorundayız. Belki de her şey bir adımla başlar. Telefona değil, çocuğumuza bakmak ve onu merak etmek. Onun dünyasına merakla yaklaşmak. Çünkü kaybolduğumuzda, asıl yol gösteren, bizimle birlikte yürüyen o küçük ellerdir.
